EY TÜRK GENÇLİĞİ ! BİRİNCİ VAZİFEN, TÜRK İSTİKLÂLİNİ, TÜRK CUMHURİYETİ'Nİ, İLELEBET MUHAFAZA VE MÜDAFAA ETMEKTİR. MEVCUDİYETİNİN VE İSTİKBALİNİN YEGÂNE TEMELİ BUDUR. BU TEMEL, SENİN EN KIYMETLİ HAZİNENDİR. İSTİKBALDE DAHİ, SENİ BU HAZİNEDEN MAHRUM ETMEK İSTEYECEK DAHİLÎ VE HARİCİ BEDHAHLARIN OLACAKTIR. BİR GÜN, İSTİKLÂL VE CUMHURİYET'İ MÜDAFAA MECBURİYETİNE DÜŞERSEN, VAZİFEYE ATILMAK İÇİN, İÇİNDE BULUNACAĞIN VAZİYETİN İMKÂN VE ŞERÂİTİNİ DÜŞÜNMEYECEKSİN! BU İMKÂN VE ŞERÂİT, ÇOK NAMÜSAİT BİR MAHİYETTE TEZAHÜR EDEBİLİR. İSTİKLÂL VE CUMHURİYETİNE KASTEDECEK DÜŞMANLAR, BÜTÜN DÜNYADA EMSALİ GÖRÜLMEMİŞ BİR GALİBİYETİN MÜMESSİLİ OLABİLİRLER. CEBREN VE HİLE İLE AZİZ VATANIN BÜTÜN KALELERİ ZAPTEDİLMİŞ, BÜTÜN TERSANELERİNE GİRİLMİŞ, BÜTÜN ORDULARI DAĞITILMIŞ VE MEMLEKETİN HER KÖŞESİ BİLFİİL İŞGAL EDİLMİŞ OLABİLİR. BÜTÜN BU ŞERÂİTTEN DAHA ELÎM VE DAHA VAHİM OLMAK ÜZERE,MEMLEKETİN DAHİLİNDE, İKTİDARA SAHİP OLANLAR GAFLET VE DALÂLET VE HATTÂ HIYANET İÇİNDE BULUNABİLİRLER.HATTÂ BU İKTİDAR SAHİPLERİ, ŞAHSÎ MENFAATLERİNİ, MÜSTEVLÎLERİN SİYASİ EMELLERİYLE TEVHİD EDEBİLİRLER.MİLLET, FAKR Ü ZARURET İÇİNDE HARAP VE BÎTAP DÜŞMÜŞ OLABİLİR. EY TÜRK İSTİKBALİNİN EVLÂDI! İŞTE, BU AHVAL VE ŞERÂİT İÇİNDE DAHİ VAZİFEN, TÜRK İSTİKLÂL VE CUMHURİYETİNİ KURTARMAKTIR! MUHTAÇ OLDUĞUN KUDRET, DAMARLARINDAKİ ASİL KANDA MEVCUTTUR! GAZİ MUSTAFA KEMÂL ATATÜRK 20 EKİM 1927

KARAKAVAK İLKÖĞRETİM OKULUNUN İSMİ BEGÜM KARTAL OLARAK DEĞİŞTİRİLMİŞ OLUP 2012-2013- EĞİTİM ÖĞRETİM YILINDA FAHRİ KAYAHAN BULVARINDA BEGÜM KARTAL İLKÖĞRETİM OKULUNA TAŞINMIŞTIR

BEGÜM KARTAL İLKÖĞRETİM OKULU ÖĞRETMEN VE ÖĞRENCİLERİNE 2012-2013- EĞİTİM ÖĞRETİM YILINDA BAŞARILAR DİLERİZ
   
  MALATYA MERKEZ KARAKAVAK İLKÖĞRETİM OKULU
  HİKAYELER
 

VASİYET VE AKIL - (Düşündüren Hikaye)

Ölmek üzere olan yaşlı adam 3 oğluna vasiyetini açıkladı: "Size 17 deve bırakıyorum. Develerin yarısı büyük oğlum senin, üçte biri ortanca oğlum senin, dokuzda biri de küçük oğlum senin."

Babaları ölünce kardeşler toplanıp develeri vasiyete göre paylaşmak istediler ama başaramadılar.

Köyün bilgesine gittiler. Bilge çocukları dinledikten sonra "Benim bir devem var, onu da alıp yeniden hesap yapın" dedi.

18 deveyi önce ikiye böldüler, büyük 9 deveyi aldı. Üçe böldüler 6’sını ortaca oğlan aldı. Sonunda da 9’a böldüler 2 deveyi de küçük oğlan aldı.

Geriye bir deve kaldı. Çocuklar yine yaşlı bilgeye gittiler, "Biz bölüştük ama bir deve kaldı" dediler.

Bilge güldü. "İyi. Sorununuz çözüldüğüne göre ben de devemi alayım" dedi.



 

SULTAN KİM? - (Düşündüren Hikaye)

Bir zamanlar, uzak diyarlardan birinde bilge bir sultan yaşardı. Her hükümdar gibi onun da etrafı onlarca yağcıyla doluydu. Sarayında hangi odaya girse iltifatların, övgülerin bini bir paraydı:

‘Siz gelmiş geçmiş en kudretli sultansınız, efendim!’

‘Sultanım! Kimsenin, hiçbir şeyin gücü sizinkiyle boy ölçüşemez.’

‘Sizin kudretinizin yetemeyeceği hiçbir şey olamaz, efendim.’

‘Siz sultanların sultanısınız ey aziz hükümdar. Kimse size itaatsizlik etmeye cesaret edemez.’

Dediğimiz gibi, sultan aklı başında biriydi ve bu tür aptalca sözleri duymaktan bıkmış usanmıştı.

Bir gün deniz kenarında yürürken, her zamanki gibi kendisine övgüler yağdıran saray ahalisine ve adamlarına bir ders vermek istedi.

Benim bu dünyadaki en büyük insan olduğumu söylüyorsunuz, öyle mi?’ diye sormuş adamlarına.

‘Sultanımız!’ diye atıldı hepsi bir ağızdan. ‘Sizin kadar kudretli, sizin kadar büyük hiç kimse gelmedi bu dünyaya.’

‘Yani herşey bana itaat eder, diyorsunuz, öyle mi?’ diye devam etti sorularına sultan.

‘Kesinlikle efendimiz’ diye karşılık verdi saraylılar.

‘Dünya sizin önünüzde eğilir ve size ram olur.’

‘Demek öyle,’ dedi sultan. ‘O zaman bana tahtımı getirin ve kıyıya koyun.’

‘Derhal sultanımız.’

Ve tahtını hemen getirip kumların üzerine yerleştirdiler.

‘Denize yaklaştırın,’ diye seslendi sultan. ‘Tam şuraya, kumsala koyun.’

Sonra tahtına oturdu ve önündeki denize bakmaya başladı. Biraz sonra adamlarına sordu:

‘Bir dalganın gelmekte olduğunu görüyorum. Sizce ona emir versem durur mu?’

Sultanın adamları ne diyeceklerini bilemediler.

‘Hayır’ demeye de cesaret edemediler. Sonunda, ‘Siz emredin dalga size itaat edecektir Sultanım’ demek zorunda kaldılar.

‘Pekâlâ’ dedi Sultan da. ‘Ey dalga, sana emrediyorum:

“Dur! Deniz, sana da emrediyorum: dalgalanmayı bırak!’

Daha sonra, sessizce bekledi sultan. O arada, küçücük bir dalga geldi, sahile vurdu. Dalga onun ayağını da ıslatmıştı.

‘Bu ne cüret?’ diye bağırdı ayağa kalkan sultan. ‘Ey deniz! Derhal geri dön! Sana önümden çekilmeni emrediyorum. Bana itaat et!’

O daha bunları söylerken, bu defa daha büyük bir dalga gelip ayaklarını ıslattı. Uzaklardan geçen bir gemiden dolayı olsa gerek, dalgalar büyüdükçe büyüdü. Öyle ki, sultanın tahtı suların içinde kaldı. Sadece ayakları değil, elbisesinin etekleri de ıslandı. Bütün bu olup bitenleri hayretle izleyen saraylılar, fısıltıyla sultanlarının aklını kaçırıp kaçırmadığını soruyorlardı birbirlerine.

‘Evet, dostlarım’ dedi sultan adamlarına dönüp. ‘Öyle görünüyor ki, sizin inandığınız kadar kudretli birisi değilim ben. Bakın şu küçücük dalgalara bile sözüm geçmiyor. Nerede kaldı, denizlere, dağlara, dünyaya hükmedebileyim…”

‘Bu size ders olsun. Bundan böyle tek bir Sultan olduğunu, sadece O’nun kudretinin herşeye yeteceğini, denize O’nun hükmettiğini, bütün denizlerin onun kudret elinde bulunduğunu hatırlarsınız umarım. Sultan da olsam, ben O’nun aciz bir kuluyum. Dolayısıyla, bana yönelttiğiniz övgülerin ve iltifatların gerçek adresi ancak O olabilir.’

 

KİŞİLİK SAHİBİ OLMAK - (Düşündüren Hikaye)

Sınıf, öğrencilerin gürültü patırtısıyla sallanırken sert görünümlü hoca kapıda beliriyor. İçeriye kızgın bir bakış atıp kürsüye geçiyor. Tebeşirle tahtaya kocaman bir (1) rakamı çiziyor.

“Bakın, bu kişiliktir. Hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey…”diyor.

Sonra (1)’in yanına bir (0) koyuyor; “Bu, başarıdır. Başarılı bir kişilik (1)’i (10) yapar.”

Bir (0) daha koyuyor. “Bu, beceridir. (10) iken (100) olursunuz”…

Sıfırlar böyle uzayıp gidiyor: Yetenek… Disiplin… Sevgi… Eklenen her yeni (0)‘ın kişiliği 10 kat zenginleştirdiğini anlatıyor hoca.

Sonra eline silgiyi alıp en baştaki (1)’i siliyor. Geriye bir sürü sıfır kalıyor ve diyor ki “Kişilik olmadan diğerleri bir hiçtir…”

 

HZ. SÜLEYMAN İLE KARINCA - (Düşündüren Hikaye)

Hz. Süleyman bir karıncanın bir sene boyunca ne yiyeceğini sormuş.

—Bir Buğday” demişler.

O da denemek için bir karıncayı bir kutuya koymuş ve içine de bir tane buğday atmış.

Bir sene sonra kutuyu açıp baktığında karıncanın, buğdayın sadece yarısını yediğini görmüş.

O’na “Sen, senede bir buğday yemez miydin?” diye sorunca karınca:

—Ya Süleyman! O rızkımı Rezzak’u Kerim verirken öyle idi. Ama rızık senin vasıtanla gelince, senin ileride ne yapacağını bilemedim. Ya beni unutursan -ki sen unutabilirsin. Ama Rabbim, mahlûkatından kimseyi asla unutmaz. İşte onun için ihtiyatlı davrandım” demiş

 

ÇATLAK KOVA - (Düşündüren Hikaye)

Hindistan’da bir sucu, boynuna astığı uzun bir sopanın uçlarına taktığı iki büyük kovayla su taşırmış. Sağlam olan kova her seferinde ırmaktan efendisinin evine ulaşan uzun yolu dolu olarak tamamlarken, çatlak kova içine konan suyun sadece yarısını eve ulaştırabilirmiş. Bu durum iki yıl boyunca her gün böyle devam etmiş. Sucu her seferinde efendisinin evine 1,5 kova su götürebilmiş.

Sağlam kova başarısından gurur duyarken, zavallı çatlak kova görevinin sadece yarısını yerine getiriyor olmaktan dolayı utanç duyuyormuş. İki yılın sonunda bir gün çatlak kova ırmağın kıyısında sucuya seslenmiş:

“İki yıldır çatlağımdan su sızdırdığımdan dolayı görevimin yarısını yerine getirebildiğim için kendimden utanıyor ve senden özür diliyorum.” demiş.

Sucu şöyle demiş:

“Patronun evine dönerken yolun kenarındaki çiçekleri fark etmeni istiyorum.”

Gerçekten de tepeyi tırmanırken patikanın bir kenarındaki yabani çiçekleri ısıtan güneşi görmüş. Fakat yolun sonunda yine suyunun yarısını kaybettiği için kendini kötü hissetmiş ve yine sucudan özür dilemiş. Sucu kovaya sormuş:

“Yolun sadece senin tarafında çiçekler olduğunu ve diğer kovanın tarafında hiç çiçek olmadığını fark ettin mi? Bunun sebebi benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdır. Yolun senin tarafına çiçek tohumları ektim ve her gün biz ırmaktan dönerken sen onları suladın. İki yıldır ben bu güzel çiçekleri toplayıp onlarla patronun sofrasını süsledim. Sen böyle olmasaydın, o evinde bu güzellikleri yaşamayacaktı.”

Farkında mısınız? Hepimiz aslında çatlak kovalarız. Allah’ın büyük planında hiçbir şey ziyan edilmez. Kusurlarınızdan korkmayın. Onları sahiplenin. Kusurlarınızla birlikte gerçek gücünüzün oluştuğunu bilirseniz eğer, siz de güzelliklerin yaşamasına sebep olabilirsiniz.

 

BİR BARDAK SÜT - (Düşündüren Hikaye)

Howard Kelly yoksul bir ailenin çocuğuydu. Kapı kapı dolaşarak bir şeyler satıyordu. O gün hiç satış yapamamıştı. Karnı açtı. Çalacağı ilk kapıdan yiyecek istemeye karar verdi.

Kapıyı genç bir kadın açtı. Howard utandı ve sadece bir bardak su isteyebildi. Kadın kocaman bir bardak süt getirdi. Çocuk sütü içti, teşekkür ettikten sonra "Borcum ne kadar?" diye sordu.

Genç kadın gülümseyerek, "Borcunuz yok. Annem bize yaptığımız iyiliğe karşı bir bedel almamamızı öğretti" dedi.

Howard bir kez daha teşekkür ederek gitti.

Yıllar sonra o genç kadın hastalandı. Onu büyük bir kentin hastanesine götürdüler. Kendisine Howard Kelly adlı genç bir doktor baktı.

Howard kadını hemen tanıdı. Yıllar önce kendisine süt veren kadındı bu. Ama belli etmedi. Onu tedavi etti ve iyileştirdi.

Kadının ödeyeceği fatura Dr. Kelly’nin önüne geldi.

Dr. Kelly bir not yazarak faturaya ekledi. Kadın faturayı nasıl ödeyeceğini kara kara düşünüyordu.

Zarfı açtı ve notu gördü. Kâğıtta şunlar yazılıydı:

"Hastane giderlerinin tamamı bir bardak süt karşılığı ödenmiştir."

 

BAHŞİŞ - (Düşündüren Hikaye)

Yaşlı adam, delikanlının cebine bir şeyler bırakırken:

- "Allah senden razı olsun evladım", dedi. "Bu ihtiyarı yeniden doğmuş gibi sevindirdin. Şu ufak hediyemi alırsan, daha da sevindireceksin."
Delikanlı, yapmış olduğu iyiliğin makbule geçeceğini daha işin başındayken biliyordu. Yol kenarında ağlayan dört-beş yaşlarındaki çocuğun kaybolduğunu anlamış ve onun nereden geldiğini soruşturduktan sonra, bir taksiye bindirip evine getirmişti.

 

Fakat delikanlı, aradığı evi bulduğunda büyük bir hayal kırıklığına uğradı.
Yol boyunca gözü önünde canlandırdığı yüzme havuzlu ve uydu antenli villanın yerine, karşısında derme çatma bir gecekondu duruyordu. Üstelik kapıyı da çocuğun dedesi açmış ve torununa hasretle sarıldıktan sonra, kendisine teşekkür edip cebine bir kaç kuruş bırakmıştı.

 

Delikanlı, sohbet sırasında çocuğun anne ve babasının kaza sonucunda vefat ettiğini öğrenmiş ve yaşlı adamın bir ara ağlamasından istifade ederek cebine konulanları kontrol etmeyi becermişti. Üç beş tane bozuk para, koskoca ceket cebinin köşesini bile doldurmuyordu.

 

Evin haline bakılırsa, yaşlı adam oldukça fakirdi. Ama hiç olmazsa taksi parasını karşılayacak kadar bir bahşiş veremez miydi?

Delikanlının yüklü bir hediyeyle “yolunu bulma” hayalleri yıkılmış ve içinde bir şeyler kıpırdanmaya başlamıştı. Anlaşılan tahammül edilemeyecek derecede cimri bir ihtiyar ile karşı karşıyaydı ve ona mutlaka bir ders vermesi gerekiyordu.

 

Yaşlı adamın yüzüne dik dik bakarken cebindeki bozuklukları avuçladı ve çocuğun ayakları dibine fırlatarak :

- Git de kendine oyuncak al ufaklık, dedi. Böylelikle cömertlik nedir öğrenmiş olursun.

Yavrucak yere eğilerek paraları topladığında, delikanlının gözleri yerinden çıkacak gibi oldu.

Çocuğun küçücük avuçlarında, dört-beş tane altın lira parıldıyordu...

AYAKKABININ TEKİ - (Düşündüren Hikaye)

Bir bilge bir gün tam trene biniyordu ki, ayakkabılarından birisi ayağından çıktı ve yere düştü. Aşağıya inip alması imkânsızdı; Çünkü tren çoktan harekete geçmişti. Yanındaki arkadaşları ne yapacağını merak ediyorlardı.

O gayet sakin bir biçimde, diğer ayağındaki ayakkabıyı çıkardı ve az önce düşürdüğü ayakkabıya yakın bir yere fırlattı.

Talebelerinden birisi dayanamayıp sordu: “Neden böyle yaptınız?” gülümseyen bilgenin cevabı gayet basit ama hakikat yüklüydü:

“Demiryolunun üzerinde ayakkabının tekini fakir birisi bulursa diğer tekini de bulup giyebilsin diye…”

 

AYAKKABI - (Düşündüren Hikaye)

 

 

Adam, dalgın ve yorgun bir halde evine doğru yürüyordu. Bazen kendi kendine konuştuğu oluyordu: -Rica etsem ev sahibi bu ay dursa, gelecek ay… Sonra kendisine kızarak “Sanki gelecek ay gökten para yağacak. Hem ev sahibim de zengin biri sayılmaz ki. Kimseden borç istemeye de yüzüm kalmadı. “Alacağı parayı ve ödeyeceği borçlarını düşünüyordu. Adam evine geldiğini fark etti. İçeri girdi, sıkıntılarını olabildiğince ailesine yansıtmayan biriydi. Yüzündeki sıkıntılı ifadeyi zorla da olsa değiştirdi, güler yüzle içeri seslendi:

—Alo! Kimse yok mu? Bu yorgun ve yaşlı adamı karşılayacak kimse yok mu?

Hanımı koşarak geldi, ceketini aldı:

—Kusura bakma bey, geldiğini duymadım.

—Benim tatlı kızım nerde bakayım, saklandı mı yaramaz? Anne başını önüne eğdi…

—Ne oldu, bir şey mi var? Söylesene canım.

—İçerde ağlıyor.

—Ağlıyor mu? Niye?

—Ayakkabı istiyor.

—Daha önce konuşmuştuk, alamayacağımı söylemiştim. Hem ayakkabısı eski değil ki.

—Eskidiği için değil, arkadaşlarında gördüğü, yeni çıkan bir ayakkabıdan istiyor.

—Hanım biliyorsun para durumunu.

—Ben biliyorum da…

—Bir daha konuşayım bakalım, benim kızım anlayışlıdır. Çağır gelsin.

Kadın kızını çağırdı, kalkmak istemeyen kızını zor da olsa ikna etti, babasının yanına getirdi. Babası yanına oturttu. Olabildiğince kırmamaya çalışarak konuştu:

—Kızım, seninle daha geçen akşam konuşmuştum. Ayakkabı alacak kadar paramız yok, hem ayağındakiler de eski değil.

—Başkası nasıl alıyor?

—Yavrum onların durumu daha iyiyse alabilirler. Bizim şimdi iyi değil. Bekle belki bir kaç ay sonra alabiliriz.

—Banane arkadaşlarım aldı, ben de alacağım.

—Kızım sana o ayakkabıyı alırsak elimizde para kalmıyor. Getir bakayım sen şimdi giydiğin ayakkabılarını.

Kız hışımla getirdi, yere attı. Adam çocuğun saygısızlığını görmemezlikten geldi. Küçük çocuklar için böyle heveslerin ne derece önemli olduğunu biliyordu. “Hele arkadaşlarından biri onu kıskandırdıysa, o küçük dünyasında tüm hayali o ayakkabı olmuştur, başka bir şey düşünemez bile.” diye aklından geçirdi. Fakat adamın da yapacak bir şeyi yoktu. Çok uzun bir sessizlik oldu, adam kızını kırmadan nasıl çözüm bulacağını düşünüyordu. Hanımı ise kocasının ayakkabıların yere atılışına sinirlendiğini düşünüp endişe ile bekliyordu. Adam umutsuzca kızına bir daha sordu:

—Kızım, bu ayakkabılar hiç de eski görünmüyor, bir kaç ay daha giysen?

—Eski işte eski, giymem. Bunlar eski!..

Adamın içi içini yiyordu. Bir medet arar gibi hanımına baktı. Yıllardır sıkıntı içinde yaşayan ama eve her gelişinde güler yüzünü eksik etmeyen vefakâr karısı, yapacak bir şeyi olmadığını göstermek için ellerini iki yana açtı. Adam birden ayağa kalktı, giyinmeye başladı.

—Kızım madem benim, “Ayakkabın eski değil.” sözüme inanmıyorsun, giy ayakkabılarını, dışarıda az önce gördüğüm bir çocuğa soracağız, sen soracaksın. Eğer sorduğun çocuk bu ayakkabılar için “Eski” derse veya beğenmezse söz! İstediğin o ayakkabıları alacağım.

Ayakkabı alınmasından tamamen ümitsiz olan kız bunu duyunca heyecanlandı. Hemen hazırlandı. Baba kız el ele sokağa çıktılar. Hiç konuşmadan bir kaç sokak geçmişlerdi ki, babası az ilerdeki köşeyi gösterdi:

—Bak şu köşede oturan bir çocuk var, hemen hemen senin yaşlarında. Sor bakalım ayakkabıların güzel mi değil mi?

Kız hevesle çocuğun yanına koştu ama durdu kaldı. Çocuğun şaşkın bakışları arasında birkaç saniye orada kaldıktan sonra ağlayarak babasına doğru koştu. Soramamıştı.

Babası ağlayan kızını bırakıp, köşedeki çocuğun yanına gitti. Cebindeki bozuk paraları çocuğun önündeki mendile bırakıp döndü. Çocuk, hâlâ ağlayarak uzaklaşan kıza bakıyordu… Duvara yasladığı koltuk değneklerinin arasından

 
  Bugün 9 ziyaretçi (33 klik) kişi burdaydı! ONLİNE SAYAÇ Secure webcounter

YAKUP KAVAKCI

İSTİKLAL MARŞI

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman Irkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarmız sonra helal...
Hakkdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım?.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları enginlere sığmam, taşarım.

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş Yurduma alçaklara uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiğin günler hakk'ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda
şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
Canı cananı bütün varmı alsa da hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerihamdan, ilahi, boşanır kanlı yaşım,
Fışkırır Ruh-i mücerred gibi yerden naş'ım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı?Hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!

Mehmet Akif Ersoy





 
 
BU TASARIM YAKUP KAVAKCI TARAFINDAN YAPILMŞTIR.
MEB ANASAYFA MEB E-OKUL MEBBIS MEB-GİRİŞ AÇIK-İLKÖĞRETİM TEFBİS ILKOGRETIM GENEL MUDURLUGU